4/4/2008 · Kategori: soru_cevap
SORU: Kuran'da şefaat sadece Allah'tan istenir deniliyor.derste dinledim
Efendimiz, Allah'ın azap edeceğine şefaat etmesini düşünmek mümkün değil
şimdi bizler bu şefaati nasıl anlamalıyız ?
şefaat kime veya kimlere nasıl ve ne şekilde olacak?
açıklayıcı cevaplarınızı bekliyoruz
şimdiden Allah razı olsun diyorum..
CEVAP: Ahirette şefaat meselesinde Ehl-i Sünnet icma eder. Bazı dalalet
fırkaları uhrevi şefaati inkar etmiştir. Ahirette şefaatin hak olduğuna
ihtilaf yoksa da, bazı teferruatta Ehl-i Sünnet de ihtilaf etmiştir.
Kadı İyaz der ki: Ehl-i Sünnete göre, şefaat aklen caiz, şu ayetlerin
sarahatine göre de rivayeten vacibdir. Mealen:
O gün Rahmanın izin verip sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez. TaHa 109
Onlar, Allahın razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler. Enbiya 28
Başka ayetler de var. Bu husus ta Resul-i Ekrem ASM.dan çok hadisler
vardır ki, tevatür (tereddütsüz,kesinlik ifade eden haber) derecesine
ulaşmıştır.Ahirette Aleyhissalatü Vesselamın günahkar müminlere şefaat
edeceği hususunda selef ve halef ve daha sonra gelen Ehl-i Sünnet icma
etmiştir.
Hariciler ve Mutezile mezhebine mensubları Kafirler hakkında nazil
olan ve şefaata mazhar olamıyacakları hakkındaki bazı ayetleri delil
göstermişler. Ehl-i Sünnet ise Kafir hakkında zaten şefaatin
olamıyacağını, bu ayetlerin şefaat manasını zedelemediğini ifade
etmişlerdir.
Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu
sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Şahit olmak da bir bakıma şefaat
kabul edilecekse, eğer, Ümmet-i Muhammed bu manâda bütünüyle şefaat
edecektir.
Şefaatı inkar edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları bir şey
yoktur. Çünkü Allah (cc) orada kullarına, kulları O’nu nasıl bilip
tanımışlarsa, öyle muamele edecektir.
Şefaat dediğimiz hadiseyi, Cenab-ı Hak Peygamberimize başta olmak
üzere tüm enbiyaya, melaikeye, Allah’ın sevgili kulları olan velilere,
şehitlere ve küçük yaşta vefat eden masum çocuklara vermiştir. Fakat
şefaat denilince, Allah’ın cennete koymak istediği kişileri Allah’ın
sevdiği kişilerin eliyle ve şefaatiyle yaptırmak irade eder. Burada
Allah’ın istemediği ve sevmediği veya kurtulmaya hak kazanamayan
kişileri hiç kimse yine kurtaramayacaktır. Dolayısıyla şefaate hak
kazanan kişilerin yine Allah’ın rızasını kazanan kişilerdir. Yoksa
kafir ve müşrik gibi dünyada Allah’ı razı etmemiş kişiler şefaate
istihkak kesp etmeyecektir
Şefaat konusu üç kategoride değerlendirilir.
1- Kafirler hakkında şefaat kesinlikle yoktur. Hiç bir kimseden kafirler hakkında şefaat kabul edilmeyecektir.
2- Müminlerin günahkarları hakkındaki şefaat. Bu kategoridekiler için şefaat kabul edilecektir.
3- Cennetlik olduğu halde cennetteki makamının yükseltilmesi için kabul edilen şefaattir.
Günahı sevaplarından fazla olan kişilere de şefaat edilecektir.
Ancak şefaat de Allahın izniyle olacaktır. Peygamberimiz “Benim
şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. Bununla
beraber günahı sevabından az olanlara da şefaat edilecektir. Onlarında
cennetteki makamlarının artması için şefaat edilecektir.
Evet, şefaat haktır. Birçok âyet ve hadîste şefaatten bahsedilmekte
ve böylece onun hakkaniyeti dile getirilmektedir. Yeri geldikçe bu âyet
ve hadîsleri zikredeceğiz. Biz şimdi önce, sorunun ikinci şıkkı olan
“Kimler ne ölçüde şefaat edebilirler?” sorularını cevaplamakla mevzûa
başlamak istiyoruz. Zaten bu kısma verilecek cevap bir cihetle şefaatın
hakkaniyetinin de izahı olacaktır.
Peygamberler, evliyâ asfiyâ ve şehitler -derecelerine göre- Cenab-ı
Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edebilirler ve edeceklerdir.
Ancak, bu mevzûda da yine, zirve Allah Rasulü’dür. O ki fetanet-i âzama
sahiptir. Her Nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya
mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu âhirete saklamıştır..
ve âhirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn”,
denilen ümmeti, “Livaül’hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı
Mahmûd”un sahibi ünvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes
payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir.
Dünya fâni ve geçicidir. Burada çekilen sıkıntılar da bir cihetle
işlenen günahlara keffâreti sayılır. Ancak insanların perişan ve
derbeder olacakları ve kendilerini kurtaracak yeni bir amele de fırsat
bulamayacakları bir gün gelecektir -ki, biz ona ahiret diyoruz-işte o
gün, Allah Rasulü bütün insanlığı içine alan şefaatıyla ortaya çıkacak
ve “en büyük şefaat” manâsına “şefaat-ı uzmâ"sıyla şefaat edecektir.
Elbette Allah Rasulü’nün şefaatının da bir sınırı vardır. Zaten, bütün
şefaatler ancak Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde
olacaktır ki “ İzni olmadan katında hiç bir kimse şefaat edemez”
mealindeki âyet de bize bunu anlatmaktadır (Bakara/2-255).
Bunun böyle olması da gayet tabiî ve normaldir; zira, şefaat edecek
olanlar da hissî davranabilir, ölçüyü kaçırabilir ve merhamet-i
ilâhîden fazla merhamet ileri sürmüş olabilir.. böylece de Rabb’e karşı
sû-i edepte bulunmuş olabilir. Onun içindir ki, Allah (cc) bir mîzan,
ölçü ve denge vaz’etmiştir. Kim, kime ve ne ölçüde şefaat edebileceği
bir takdire bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraatında bir adalet
ve denge olduğu gibi, âhirette vereceği şefâat salahiyetinde de bir
adalet ve denge vardır. Eğer bu şekilde bir tahdit ve sınır konulmuş
olmasaydı,bazı kimseler şefaatı da dengesiz olarak kullanırlardı.
Nitekim belki de sınırsız bir şefaat salahiyeti onların hislerini
galeyana getirerek meselâ, bazı insanların Cehennem alevleri içinde
cayır cayır yandıklarını görünce, şefkatleri kabaracak,
kafir-münafık-mücrim tanımadan herkesin Cennete girmesini talep
edeceklerdi. Halbuki böyle bir talep bazen, milyarlarca mü’minin
hukukuna tecavüz de olabilirdi.
Çünkü şefaatin, böyle şahısların hislerine bırakılmasında, günahkâr,
sapık, kâfir herkesin, bu hissî şefaatten faydalanma ihtimâli vardır.
Bu ise, bütün varlıkların hukukuna rağmen, dağlar cesametinde günah
taşıyan kâfire de merhamet edilmesi demektir. Oysaki kâfir, kainatta,
Allah’a ait bütün güzellikleri, bütün nizamları, bütün hikmetleri
inkâr, tezyif ve tahkir ettiğinden, mekanlar çapında cinayet işlemiş
olacaktır ki, hayatının her dakikası yüzlerce cinayetle karalanmış
böyle kapkaranlık bir ruha merhamet, merhamet adına saygısızlığın en
büyüğü olsa gerektir.
Efendimiz, şefaatının büyük günah işleyenlere olduğunu ifade etmişler
ve “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir”
buyurmuşlardır. O her hususta olduğu gibi bu mevzûda da bir denge ve
muvazene insanıdır. Zaten bütün ümmet O’nun bu ifadeleriyle teselli
bulmakta ve Allah Rasulü’nün şefaatına nail olmayı ummaktadır.
Hallac-ı Mansur bir gün bu hadîsi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü
kaçırarak, Efendimiz’e hitaben “Ey Nebîler Sultanı! Niçin böyle sınır
koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat
etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu
salahiyeti bahşederdi” gibi laflar eder. Tam bu esnada Allah Rasûlü
temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve: “Bunu başınla
öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim” der. Hallac
kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu.
Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza
göstermek gerekirdi...
Evet, belki de Hallacın dediği gibi, Allah Rasulü Cenab-ı Hakk’dan
bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydi, Rabb’i O’na bu salahiyeti
verirdi. Ancak O, Allah’a karşı bizim anlayamayacağımız ölçüler içinde
saygılıydı. Rabb’in dediğinden başkasını demiyor ve verilen salahiyet
sınırlarını da asla zorlamıyordu..
Rabb’in koyduğu şefaat ölçüsünde, şefaat edilecek şahısların buna hak
kazanmış olmaları da yer almaktadır. Nitekim bu manâ ile alâkalı
olarak, mealen şöyle buyurulmaktadır: “Artık şefaatçıların şefaatı
onlara fayda vermez” (Müddessir/75-4
.
Bununla da anlıyoruz ki, şefaat herkese ve sınırsız bir ölçüde
değildir. Kim, kime şefaat ederse, muhakkak kabul görür diye bir şart
da yoktur. Bütün işlerde olduğu gibi, bunda da İlâhî meşiet esastır.
Kâfir işlediği küfrüyle ta işin başında, bu şefaat dairesinin dışında
kalmıştır. O’na hiç kimse şefaat edemez, etse bile ona fayda vermez.
Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk bize bir dua öğretiyor. Bu dua ile
himmetin âli tutulması gerektiği hususuna da işaret ediliyor. Dua
şudur: “Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla
ve bizi muttakilere imam kıl” (Furkan/25-74). Yani, Allah’ım
çocuklarımız, hanımlarımız, gözümüzü aydınlatacak hüviyette olsun. Bize
öyle hayat arkadaşları ver ki, din adına bize teşviklerde bulunsun.
Evlatlarımız da, daima arkamızdan hayırlar göndersin ve onlar sebebiyle
rahmet çağlayanları üzerimize doğru çağlasın dursun! Bizi sadece
muttaki olmakla da bırakma, onlara imam ve önder kıl. Bize öyle
lütuflarda bulun ki, şu, İslam’a hizmet boyunduruğunun yere konduğu
dönemde ve dine hizmetin âr kabul edildiği bir zamanda, dinine hizmet
ettir ve muttakîler önünde bize, imamlık pâyesi ihsan eyle!
Böyle bir anlayış, himmeti âli tutmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’dan
O’nun öğrettiği usûl içinde şefaat edebilme salahiyeti talep etmektir.
Zaten O vermek istemeseydi, evvela istemeyi vermezdi. Madem ki istemeyi
verdi ve nasıl istememiz gerektiğini de öğretti, öyleyse istediğimizi
de verecektir. O’nun sonsuz rahmetinden bunu umuyor ve bekliyoruz.
O’nun için burada dikkat edilmesi gereken hususun iyi anlaşılması
lazımdır. Evet, Rabbimiz’den sadece Cennetin bir köşesine bizi kabul
buyurmasını istemek, himmetin düşüklüğüne delildir. Halbuki Allah (cc)
bize himmetimizi yüksek tutmamızı öğretmektedir. Evet himmetimizi
yüksek tutmalıyız, tutmalı ve O’ndan, muttakilere bizi imam kılmasını,
onlara şefaat edebilme salahiyetini vermesini talep etmeliyiz...
Efendimiz bir hadîslerinde, âhiretten bir tabloyu şöyle anlatırlar:
Allah (cc), Hz. Nuh’a soracak: “Sen, sana düşen vazifeyi hakkıyla
yerine getirdin mi?” O büyük peygamber cevap verir: “Evet Ya Rabbi,
yerine getirdim. Bana verdiğin tebliğ vazifesini kusursuz edâ ettim.”
Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Hz. Nuh’tan şahit ister. O da Ümmet-i
Muhammedi şahit gösterir. Bunun nasıl olacağı sorulunca da, şöyle cevap
verir: “Sen onları ümmetlere şahit kıldın.. onlar da ellerindeki
Kitapta gördüler ki Nuh vazifesini yapmış. Ve işte ben de onları bugün
kendime şahit olarak gösteriyorum.”
Evet, âyet öyle diyordu: “İşte böylece, sizin insanlar üzerinde
şahitler olmanız, Rasulün de sizin üzerinize bir şahit olması için sizi
ümmet-i vasat (dengeli ve orta bir ümmet) kıldık” (Bakara/2-143).
www.nurunalanur.org nuryolcusu
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
1/4/2008 · Kategori: soru_cevap
SORU:
Bu bölümü okumak beni çok etkiliyor....Aşağıdaki bölümü nasıl anlamalıyız....
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de
kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da
beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların
üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene
sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün
keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!
CEVAP: Öncelikle
yeis ve ümitsizlik Rabbimiz tarafından yasaklanmış. Ne kadar günahkar
da, kusurlu da olsak, Allahın bağışlayamıyacağı günah, afvedemiyeceği
kusur yoktur. Onun rahmeti gadabını geçmiş. Rahmeti her şeyi kuşatmış.
Ayrıca Gafur, Gaffar, Afüv, Tevvab, Rahim gibi Esma-i İlahiyenin
tecellileri pişmanlık ve boyun bükmeyle tecelli ediyor, görünüyor.
Ayrıca Onun şefkati, azı çok yapabilir. Bir kelime kurtuluş vesilemiz ve rıza-yı İlahiyi kazanmaya vesile olabilir.
Evet bazan bir tek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur.
Madem çok sevab istersin, ihlası esas tut ve yalnız rıza-yı İlahîyi
düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki
efradları; ihlas ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın,
hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevab
kazandırsın. Çünki meselâ sen “Elhamdülillah” dedin; bu kelâm,
milyonlarla büyük küçük “Elhamdülillah” kelimeleri, havada izn-i İlahî
ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli
mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halketmiş. Eğer
ihlas ile, niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar,
lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer. Eğer rıza-yı
İlahî ve ihlas o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez; sevab
da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel
olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları
çınlasın!..
Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mal-i
mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti
noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay
olduğundan, bazan bir tek hasene ile çok seyyiatını örter.
İşte ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakk’ın fazlına ve keremine!
Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak
adalet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazan
yetmiş, bazan yediyüz, bazan yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki; o
müdhiş Cehennem’e girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adildir. Fakat Cennet’e
girmek, mahz-ı fazıldır.
Lâkin eğer enaniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlahiyeden
istese, şer ve tahribden ve nefse itimaddan vazgeçse, istiğfar ederek
tam abd olsa; o vakit يُبَدِّلُ اللّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına
mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i
hayra inkılab eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, a’lâ-yı illiyyîne
çıkar.
Bir saat tefekkür, bir sene ibadet-i nafile hükmünde…
Bir adam seninle imana gelmesi, sana sahra dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.
Risale-i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir.
Bilhâssa ve bilhâssa şurası çok ehemmiyetli ve pek mühimdir ki; en
başta ve en evvel Risale-i Nur’u dikkat ve tefekkürle devamlı olarak
okumak ve o muazzam eser külliyatındaki Kur’an ve iman hakikatleriyle
kendimizi teçhiz etmek ve bu esas ve şartlarla, o hârika eser
külliyatını bir an evvel ikmal etmektir. İşte bu nimet-i uzmaya nail
olan her genç ve herkes; bire yüz bin kuvvetinde, kendine, vatan ve
milletine faideli olur. Vatan, millet, gençlik ve Âlem-i İslâm çapında
hizmet edebilecek bir vaziyete gelebilir.
Evet sırr-ı ihlas ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar
olduğu gibi; korkulara hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir
nokta-i istinaddır. Çünki ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i
hakikiye ile rıza-yı İlahî yolunda, âhirete müteallik işlerde,
kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, “Diğer ruhlarım
sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevabları bana kazandırmakla
manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum.” diyerek, ölümü
gülerek karşılar. “Ve o ruhlar vasıtasıyla sevab cihetinde yaşıyorum,
yalnız günah cihetinde ölüyorum.” der, rahatla yatar.
Evet Risale-i Nur’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i
muhakkakası herşeyin fevkindedir, başka şeylere ve makamlara ihtiyaç
bırakmıyor.
Birinci neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine giren, imanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senedler var.
İkinci neticesi: Risale-i Nur dairesinde, ihtiyarımız olmadan,
haberimiz yokken takarrur ve tahakkuk eden şirket-i maneviye-i uhreviye
cihetiyle herbir hakikî sadık şakirdi; binler diller ile, kalbler ile
dua etmek, istiğfar etmek, ibadet etmek ve bazı melaike gibi kırk bin
lisan ile tesbih etmektir. Ve Ramazan-ı Şerif’teki hakikat-ı Leyle-i
Kadir gibi kudsî ve ulvî hakikatları, yüzbin el ile aramaktır. İşte bu
gibi netice içindir ki; Risale-i Nur şakirdleri, hizmet-i nuriyeyi
velayet makamına tercih eder; keşf ü keramatı aramaz; ve âhiret
meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz; ve vazife-i İlahiye olan
muvaffakıyet ve halka kabul ettirmek ve revaç vermek ve galebe ettirmek
ve müstehak oldukları şân ü şeref ve ezvak ve inayetlere mazhar etmek
gibi kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmaz ve
harekâtını onlara bina etmezler. Hâlisen, muhlisen çalışırlar,
“Vazifemiz hizmettir. O yeter.” derler.
www.nurunalanur.org nuryolcusu
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
31/3/2008 · Kategori: soru_cevap
SORU:"İmanınızı Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz." HADİS-İ ŞERİFİNİ NASIL ANLAMALIYIZ?
İmanın sürekli tazelenmesi mi gerekiyor?
İmanı yenilemek için "LA İLAHE İLLALLAH" demek mi gerekiyor?
Bunu biraz açar mısınız lütfen..
TEŞEKKÜRLER.. ALLAH RAZI OLSUN..
CEVAP: Dördüncü Mes’ele
جَدِّدُوا اِيمَانَكُمْ بِلاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin manen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır. Çünki zaman altına girdiği için o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd-i âher şeklini giyer.
Hem insanda bu taaddüd ve teceddüd olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir, daima tenevvü’ ediyor; her gün başka bir âlem kapısını açıyor. İman ise hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyasıdır. Lâ ilahe illallah ise, o nuru açar bir anahtardır.
Aynı suali Hulusi Abi rh. Üstadımıza ra. sormuş. Üstadımız da yukarıdaki cevabı vermiş. Bu cevabın başında dediği gibi Risalelerin her yerinde dikkat etsek “İmanın tazelenmesi, inkişafı, terakkisi, tahkiki ve temaşası vardır.” Risale-i Nur zaten mücessem İman Hakikatlarıdır. Hüccet-i İmandır.
“Delailin zuhuru nisbetinde iman ziyadeleşir, teceddüd eder.” İşarat-ül İ’caz
İmanın yenilenmesi bir emirdir. Nisa’ Suresi 136. Ayette: “Ey İman edenler! Allaha iman edin.” Hem de İman edenlere emir. Yani İmanınızı taklidden,tahkiki imana çıkarın,imanınızı yenileyin, İmanın hadsiz mertebesinde terakki edin… manaları mevcut.
Hucurat Suresi 14. Ayette:” Bedevîler "inandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama "İslâm olduk." deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.”
Demek imanı dem ve damarlara karıştırmak. Yani tekrar ederek, meleke haline getirmek. Yani imanı akıl, kalb,ruh gibi letaife sirayet ettirmek.
“İman-ı tahkikî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şübheler verip tereddüde düşürebilir. Bu nevi iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letaife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin imanı z*******den mahfuz kalıyor. Bu iman-ı tahkikînin vusulüne vesile olan bir yolu, velayet-i kâmile ile keşf ve şuhud ile hakikata yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhudîdir.
İkinci Yol: İman-ı bilgayb cihetinde sırr-ı vahyin feyziyle bürhanî ve Kur’anî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile, zaruret ve bedahet derecesine gelen bir ilmelyakîn ile hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol; Risalet-ün Nur’un esası, mâyesi, temeli, ruhu, hakikatı olduğunu has talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risalet-ün Nur hakaik-i imaniyeye muhalif olan yolları gayr-ı mümkin ve muhal ve mümteni’ derecesinde gösterdiğini görecekler.”
Tekrar 4.Meseleye gelelim. Demişti ki: İnsanın hem şahsı, hem alemi, hem içinde bulunduğu mekanlar değişiyor.
Şahsın değişmesi bir derece cesede bakıyor. Her dakikada vücudumuzda 30 milyon hücre ölüyor.Yerine yenileri geliyor. Altı ayda beyin hücreleri hariç tamamen değişiyoruz. 6 senede bir defa beyin hücreleri de dahil tamamen değişiyoruz. Her sene fotoğraf çektirsek, yan yana koysak, ne kadar değiştiğimizi fark edeceğiz.Ruh değişmediği için kendimizi aynı zannediyoruz. Madem cesed devamlı yenileniyor, o zaman cesedden gidenleri imanla göndermek gibi, yeni gelen zerre ve hücreleri de imanın nurlarıyla nurlandırmak lazım. İnsan zaman altına girdiği için ömrünün saatleri, günleri, seneleri adedince ayrı fertler hükmüne geçtiği için, her bir ferdi iman nuruyla nurlandırma icab ediyor. Üstaddan bir hatıra:
"Üstad birgün Santral Sabri'ye şöyle diyor:
"Önce Yâsin-i Şerif'i oku, arkasından İhlâsı, daha sonra da Cevşeni oku ve üç büyük cenazenin ruhuna bağışla. Bu üç büyük cenaze:
l. Dünyanın geçmiş ömrü.
2. Ecdadın geçmiş ömrü.
3. Kendi geçmiş ömrü."
Ruh ve kalb dünyamız zaten çok hareketli.. Peygamberimiz (ASM): İnsan kalbi bir ağaç dalına takılmış bir kuş tüyü gibidir. Rüzgar ne taraftan eserse, o tarafa hareket eder.” Buyurmuş. Kalb kelimesinin manası, daima değişen, sabit durmayan demek. Meşhur bir duada, Efendimiz (ASM) : Ya Mukallibel kulub, sebbit kalbi ala dinik. Ey kalbleri eviren-çeviren Allahım! Kalbimi Dininde sabit kıl.”diye yalvarıyor ve bize öğretiyor. Devamlı halden hale giren bir kalbde devamlı imanın tazelenmesi, tecdid edilmesi lazımdır.
Hem içinde bulunduğumuz mekanlarda devamlı değişiyor. Mekandaki haller, manalar, eşyalar insana tesir ettiği için, manen bizim için karanlık olan o mekanı imanın nuruyla, tevhid nazarıyla ziyalandırmak icab ediyor. Hem misal aleminde her mekan ayrı bir mahiyette, imanla muamele edilince, Misal Aleminde ampul yanmış gibi o alem aydınlanıyor.Hani gece vakti eve gelsek. Evde kimse yok. Işıklar kapalı. Dış kapıyı açtıktan sonra, ilk iş koridor lambasını yakarız. Sonra mutfağa girince, koridor lambasını kafi görmez, mutfak lambasını da açarız. Tuvalet, banyo, oturma odası, yatak odası.. hangisine girsek mutlaka lambasını yakıyoruz. İçine girdiğimiz her mekan nur istiyor. Demek La ilahe İllallah, hem kelime hem mana olarak bir lamba gibi oluyor.
Demek değişen cesed, alem ve mekan daima tazelenen bir imanı iktiza ediyor. Efendimiz (ASM) : “Elbiseniz eskidiği gibi, imanınız dahi eskir. İmanınızı yenileyin.”emretmiş.
Hem insanda nefis ve heva, vehim ve şeytan daima hükmediyor ve fırsat kolluyor ki, bir gaflet anını yakalasın ve mağlub etsin. Her bir günah içinde küfre giden bir yol var çünki.
“herkeste nefs-i emmare bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir. Bir derece hükmünü; kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder.”
İçimizde iki kefeli bir terazi var. Bir kefesinde Kalb,Ruh ve Akıl var. Diğer kefede Nefis, Şeytan ve Vehim var. Eğer biz kalb,ruh ve akılı doyurur, gıdasını verir, vazifelerinde çalıştırırsak. Kefe ağır basınca, diğer kefe hafifleyecek, tesiri, gücü kalmayacak. Ama biz kalb,akıl ve ruhun gıdasını vermez ve vazifelerinde istihdam etmezsek, nefis ve şeytan hükmederek ağırlığını koyuyor.Diğer kefe hafifliyor ve tesiri kalmıyor. Biz de diyoruz ki, bu günahları bile bile nasıl işliyorum.” Sen Hak ile meşgul olmazsan, Batıl seni istila eder.
Hem bazı Alimler nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat ve elfaz eksik olmuyor.
"Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman, bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:
Birincisi: “Evcedethü-l esbab” Yani, “esbab bu şey’i icad ediyor.”
İkincisi: “Teşekkele binefsihi” Yani, “kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”
Üçüncüsü: “İktezathü-t tabiat” Yani, “tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”
Cin ve insanın Şeyhül İslamı olan Zenbilli Ali Efendi ve Ebus Suud Efendi demişler: Şapkayı şakayla giyen kafir olur.
Demek devamlı imanı tazelemek lazım. Nurları okuyanlar her zaman imanlarını hem tazeleme, hem terakki, hem inkişaf ettiriyorlar. Marifetullah ile perdeleri aşıp, Muhabbetullah ile pencereleri geçiyorlar. Akıl, Kalb ve Ruhlarıyla Zat-ı Zülcelale bakıyorlar.
Ya Mukallibel Kulub! Sebbit kalbi ala Dinik.
www.nurunalanur.org nuryolcusu
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
30/3/2008 · Kategori: soru_cevap
SORU:
Bediüzzaman Hazretlerini görmediğimiz halde onun bir talebesi olabilir miyiz?
Talebelik şartı nedir? herkes olabilir mi? vede İhlasın düsturları nelerdir?
Selam ve Dua ile....
CEVAP:
Evvela: “Bediüzzaman Hazretlerini görmediğimiz halde onun bir talebesi olabilir miyiz?”
Üstadımız hayatının son iki senesinde, kaldığı evlerin iç kapılarına
astırdığı bir mektup var. Üstadın hizmetkarları, gelen her ziyaretçiye,
bu mektubu okuttururmuş. Üstad çoğunlukla hastadır ve nadiren
insanlarla konuşur. Bir çok insan, bizim gibi görememiş. Ama bu mektub,
hepimizi teselli ediyor.
Emirdağ 2. S. 191 de:
Üstadımız der:
“Benimle görüşmek isteyen aziz kardeşlerime beyan ediyorum ki:
İnsanlarla görüşmeye zaruret olmadıkça tahammülüm kalmadığından, hem
şimdi tesemmümden, za’fiyetten, ihtiyarlıktan ve hasta bulunmuş
olmaktan dolayı fazla konuşamıyorum. Buna mukabil, kat’iyyen size haber
veriyorum ki: Risale-i
Nur’un herbir kitabı bir Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle
karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakikî bir
surette benimle görüşmüş olursunuz. Ben şuna karar vermiştim ki; Allah
için benimle görüşmek isteyenleri görüşmediklerine bedel her sabah
okuduklarıma, dualarıma dâhil ediyorum ve etmekte devam edeceğim.”
Şualarda s.296 da:
Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sureten
görüşemediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten daima beraberiz,
ebed yolunda da inşâallah bu beraberlik devam edecek. İmanî
hizmetinizde kazandığınız ebedî sevablar ve ruhî ve kalbî faziletler ve
sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe
indirir kanaatındayım.
Tarihçe-i Hayat s.285 de:
Benim ile hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam, hangi risaleyi açsa; benim ile değil, hâdim-i Kur’an olan üstadıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.
Tarihçe s.703 de:
Risale-i Nur’u okumak, on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır.
Zâten benimle görüşmek; âhiret, iman, Kur’an hesabınadır. Dünya ile
alâkamı kestiğim için, dünya hesabına görüşmek manasızdır. Âhiret,
iman, Kur’an için ise; Risale-i Nur daha bana ihtiyaç bırakmamış. Hattâ
hizmetimdeki has kardeşlerimle de zaruret olmadan görüşemiyorum. Yalnız
bazı Risale-i Nur’un fütuhatına ve neşriyatına ait bazı hizmetler için
bazı zâtlarla görüşmek isterim. Ne vakit bu noktalar için görüşmek
istesem o zaman görüşmek caiz olabilir ve bana sıkıntı vermez. o zaman
görüşmek caiz olabilir ve bana sıkıntı vermez. Bu noktayı bilmeyen
ziyarete gelenlere haber veriyorum ki; birkaç senedir ceridelerle ilân
etmişim ki, benimle görüşmek isteyenleri hususan uzak yerden gelerek
görüşmeden gidenleri, hususî dualarıma dâhil ediyorum. Her sabah da dua
ediyorum. Onun için de gücenmesinler…
Son olarak Mektubatta s.344 de:
Dellâllık itibariyle mücevherat-ı Kur’aniyeyi benden veya Sözler’den ders almak.
Sözler aynı zamanda Risale-i Nurun umumi ismidir.
Bu ve bunun gibi ifadelerden anlaşılıyor ki: Nur Talebeliği kapısı
kıyamete kadar açık. Kim samimane Nurlara müteveccih olsa, Nurları,
Bediüzzamanı, Üstad kabul etse.. Bu asrın, Kur’ani hizmet tarzı, budur
dese. Nurları okusa, yazsa, dinlese Nur Talebesi ünvanını alır.
www.nurunalanur.org nuryolcusu
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
30/3/2008 · Kategori: soru_cevap
SORU: Selamun Aleyküm..
Üstad;.. "Cehennem de olsa, beka isterim.." sözü ile neyi kast etmiştir ..?
Bizleri aydınlatırsanız seviniriz..Selam ve dua ile..
CEVAP:
Bir zaman -küçüklüğümde- hayalimden sordum: “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “ah” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim” dedi.
İşte madem mahiyet-i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor. Elbette gayet câmi’ mahiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır. İşte bu hadsiz arzu ve emellere bağlı olduğu halde, sermayesi bir cüz’î cüz-ü ihtiyarî ve fakr-ı mutlak bir insana, âhirete iman ne derece kuvvetli ve kâfi ve vâfi bir hazine, bir medar-ı saadet ve lezzet, bir medar-ı istimdad, bir merci’ ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medar-ı teselli olduğu öyle bir meyve ve faidedir ki; onu kazanmak yolunda dünya hayatını feda etse, yine ucuzdur.
Meselâ aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan kuvve-i hayaliyeye denilse ki: “Sana bir milyon sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın.” Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla “oh” yerine “âh” diyecek ve teessüf edecek. Demek en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu istidaddandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin enva’ına yayılmış arzuları gösterir ki; bu insan ebed için halkedilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur.
....bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen...
Bu ifadeler gibi, Nurlarda geçen pek çok manalar gösteriyor ki, insanın fıtratı ebed ile beka ile yoğrulmuş. En büyük gayesi ebede ulaşmak ve ebediyete kavuşmak. Bütün istidat ve hissiyatının gayet-ül gayesi beka olduğu için, onu tatmin edecek yalnız Ezeli ve Ebedi bir Zat-ı Zülcelal vel Cemalin, Ezeli ve Ebedi Esma ve Sıfatının tecellileri olabilir. Bu tecellilere mazhariyetten mahrum olmak, Cehennemden daha dehşetlidir.
Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla “oh” yerine “âh” diyecek ve teessüf edecek... Biz vehim ve nefis esaretinde kalınca bu meseleyi tam ihata edemiyoruz. Bir de, çocukluğumuzdan beri taklidi bile olsa, sevdiklerimizden Allah, Peygamber, Cennet, Cehennem gibi manaları duyarak yetiştiğimizden, adem, yokluk, hiçlik gibi mefhumların dehşetini hissedemiyoruz. Bizim alemimizde fazla bir tesir uyandırmıyor.
Rusyada okuyup, ateizmi bir ilim gibi okumuş ve ölümü hiçlik,çürümek ve yok olmak bilen ve kabul eden insanların hissiyatlarını duyunca ve dinleyince bir parça anlar gibi oluyoruz. Ateist bir doktora, suali üzerine Cehennemle alakalı isbatlar, arkasından Ahiret ve Cennetin varlığına dair isbatlar Nurlardan okununca... Doktor demiş: Bırak Cenneti, Cehennem olsun da, yeter ki bu hayatın devamı, arkası olsun. Bu doktor ve bir çokları, uyumaktan çok korktuklarını, uyanamamak endişesini taşıdıklarını ve rüyalarının bu sıkıntılardan dolayı kabuslarla dopdolu olduklarını anlatıyorlar.
Belki biz, idamlık bir mahkumun, müebbet hapse razı olmasından, meseleyi bir parça daha anlayabiliriz.
nurunalanur.org. nuryolcusu
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
« Önceki :: Sonraki »