Bahçelere geldi ya, ruhlara gelsin bahar..
Şu kuru
dal canlandı..
Her yanından yeşil hayat fışkırdı..
Hal diliyle söyledi:
"Diriliş var topraktaki bedene..
Onları da diriltir, beni kim
dirilttiyse"
Ağaçlara geldi ya, kalplere gelsin bahar..
Bak
tabiat uyandı..
Camurları yıkandı..
Bir renk ve ahenk çarşafına
sarıldı..
Ya tozlanmış kalplere,
Küf tutmuş yüreklere ne zaman gelir
bahar..
Üzerlerine elbet rahmet yağmuru yağar..
Tohumcuğa geldi ya, umuda gelsin bahar..
Bak
küçücük haliyle ne yükleri sırtladı..
Içine sığamadı, kabuğu da çatladı..
Dal verdi, yemiş verdi, kayalara kök saldı..
Hal diliyle söyledi:
"Şu ufacık cismime bu gücü Allah verdi..
O'nun ismi olmasa benim takatim
neydi?
Sevinin ey insanlar, ey zişuur varlıklar..
Ben şu aciz halimle
işte 'bismillah' dedim..
Siz de 'bismillah' deyin..
Allah'ı yar edinin..
ve de O'ndan dileyin..
Zahirde geldi ya, hakikatte gelsin bahar..
İnsanlığa ağlayan gözlere gelsin bahar..
Ötelerde mazlumun
yüzüne gelsin bahar..
Dua ile titreyen dudağa gelsin bahar..
Nihayet Alem-i İslam'a gelsin bahar..."
Alinti
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Her insan, hayatinin degisik karelerinde farkli farkli da olsa musibetlerle karsilasmistir/karsilasmaktadir.
Tevhid adina muhim bir husus olmasi itibariyla da bu meselenin ayri bir onemi vardir. Esasen insanin basina gelen her musibet buyuk olcude onun hatalarindandir. Nitekim, "Basiniza gelen her musibet, islediginiz gunahlar (ihmal ve kusurlariniz) sebebiyledir." (Sura, 42/30) ayet-i kerimesi de bu hakikati hatirlatmaktadir. Baska bir ayette ise hakikat soyle ifade edilmektedir: "Iki ordunun karsilastigi gun icinizden arkasina donup kacanlar var ya, iste onlari, islemis olduklari bir kisim hatalarindan dolayi seytan zelleye ugratmisti." (Al-i Imran, 3/155) Evet insana gelen her iyilik Allah'tan, fenalik ise nefsindendir. (Bkz. Nisa, 4/79) Cunku fenaliklari isteyen, insanin nefsidir. Bu itibarla da derecesine gore insan, kalbinden gecen, hayalini kirleten veya soyle-boyle kendisini mesgul eden, mesgul edip duygularina fisk asilayan bir kisim dusunce, tasavvur ve tavirlardan oturu muaheze gorebilir.
Simdi ilk mutasavviflardan Imam Muha-sibi'nin, ehl-i hakkin menzillerini siralarken yaptigi tasnifi esas alarak konuyu biraz daha acalim: Bazi kimseler vardir ki, bunlar, dilleriyle ifade etmeksizin akillarindan bir fenalik gecirdiklerinde "buyuk gunah isledim" endisesine kapilarak hemen Allah'a teveccuh ederler. Cenab-i Hak, bu seviye ve bu menzile isaret sadedinde soyle buyurur : "Goklerde ve yerde olan her sey Allah'indir. Ey insanlar! Siz icinizdeki seyleri aciga vursaniz da, gizleseniz de, Allah onlardan oturu sizi hesaba ceker." (Bakara, 2/284) Belki cogumuz bu ayet karsisinda hicbir endise duymamaktadir; ne var ki bu ayet, Muhasibi'nin, birinci derecede mutalaa ettigi insanlarin haliyle alakalidir.
Bu ayet nazil oldugunda Sahabe-i Kiram, ihtimal kalblerini yokladilar ve ara sira da olsa kalplerinden malayaniyata ait seylerin gectigini gorduler.. ve ciddi bir sorumluluk duygusuyla bitkin bir vaziyette Allah Re-sulu'nun huzuruna gelip diz coktuler: "Ey Allah'in Resulu, namaz, oruc, cihad, sadaka gibi gucumuzun yetecegi amellerle mukellefiyete 'eyvallah!' ama bu ayette anlatilan seylere guc yetirmek zor." dediler. Zira "Her birimiz, kendi gonlunde oyle seyler hissediyor ki, insan bunlardan hicbirinin kalbinde bulunmasini arzu etmez." diye insanin elinde olmadan icinden gecen duygu, dusunce ve hayallerden soz ettiler. Bunun uzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara: "Siz simdi sizden onceki Kitap ehli gibi, 'Isittik ve karsi koyduk mu demek istiyorsunuz? Isittik ve itaat ettik ey Rabb'imiz, affini dileriz, donusumuz Sanadir.' deyiniz!" buyurdu. Bunu hep birlikte okumaya basladilar, okudukca baskalastilar ve gonulleri yatisti. Ardindan da onlari tamamen rahatlatan su ayet-i kerime nazil oldu: "Allah, hicbir kimseyi guc yetiremeyecegi bir seyle yukumlu tutmaz." (Bakara, 2/286)
Evet, kalplerden gecenler, insanin emri ve iradesi altina girmedigi icin, Allah, bundan dolayi insani muaheze etmeyecektir. Bu, herkes icin umumi bir kaidedir. Bu ayetin, daha once zikrettigimiz ayeti neshettigi soylenir; o ayet neshedilse bile, kalp ehlinin durumlari cok ust seviyede hep o ayetle carpacaktir. Boyle bir hali, bir kisim hizmet-i imaniye ve Kur'aniye icinde bulunanlar da mertebelerine gore yasamislardir. Mesela iclerinden birine bir fenalik yapma gectigi zaman veya uygunsuz bir seyin kendilerini tesir altina aldigi an, ya bir yerlerine bir sey batmis ya bir yerde surcup dusmus ya umduklari seyden mahrum kalmis veya korktuklari baslarina gelmistir. Herkesin mertebesine gore belli bir seviyede, bu husustan alacagi dersler vardir...
Ikinci mertebe ise sudur: Insan, bir fenalik yapmaya veya bir iyiligi terk etmeye karar verir. Sonra pismanlik duyup "Bunu yapmamaliyim. Bu bir su-i edeptir" deyip geri doner. Esasen bu, kendine gore yukselmis bir ruhun, belli olcude seviyeli bir kalbin mertebesidir. Zira o fiili islemeden hemen vazgecmis ve memur oldugumuz seylerin terk edilmesi ya da yasaklanan seylerin islenmesi gibi bir felakete maruz kalinmamistir...
Bunun bir mertebe asagisinda ise, soyle bir seviye soz konusudur: Bir kisi, mesela hirsizlik yapmak veya harama bakmak gibi bir fiili isleme tesebbusunde bulunur. O yolda, aklina koydugu haram fiili islemek uzere giderken "Rabb'im bu ayaklari bu is icin yaratmadi" diyerek vazgecer ve geri doner. Hadis-i serifin ifadesiyle bir kimse, bir kotuluge karar verir ve sonra vazgecerse, Allah kotuluklere karsi iradesiyle verdigi mucadeleden oturu ona bir sevap yazar. Bu, Allah'in bir lutfudur ve bu da ayri bir menzildir...
Gunahtan donmek de bir mertebedir
Oyleleri de vardir ki, niyet ettikleri kotu fiil icin harekete gecer, o yolda ilerler, hedeflerine ulasinca da hemen vazgecerler. Allah Resulu, magarada kalan uc kisinin durumunu anlatirken, onlarin yaptiklari iyi amelleri birer vesile yapip, magaranin agzinin acilmasini talep edenler arasinda, zina ile yuz yuze geldigi an vazgecip geri duran bir kisiden de bahseder. Bu kisi, o kotu fiili islemeye ramak kala bundan vazgecmis ve onun bu fiili, onemli bir amel kabul edilerek magaranin onunu tikayan tasin acilmasina vesile olmustur. Bu da gunahtan donme seviyesinde ayri bir mertebedir.
Bir diger mertebe de vardir ki, gunumuzde bunun emsaliyle cok karsilasiriz: Kisi, bir gunah isler veya yapmasi gereken bir isi terk eder. Ondan sonra hemen tevbeye kosar. Daha sonra kalkar, sonra tekrar duser, yine dogrulur ve Rabb'in kapisina kosar. Iste bu da ayri bir merhaledir. Bunun hali tipki karda-buzda yuruyen veya ucurumun kenarinda kosuya kalkan birisinin haline benzer ki, cok defa ayaginin altindan toprak kayar ve dusecek hale gelir. Boyle birinin durumu endise vericidir. Eger inayet-i ilahi, onun imdadina yetismezse, yetisip elinden tutarak onu ars-i kemalat-i insaniyete cikarmazsa, o insanin, yolun bir yerinde yikilip gitmesi mukadderdir. Boyle birisi, frensiz bir araba ile virajli yollarda ilerlemeye calisan kimseye benzer. Ilk virajda olmasa bile daha sonraki virajlarda -hafizanallah- ucuruma yuvarlanmasi an meselesidir.
Bunun otesinde bir de ucuncu bir grup vardir ki, onlar, fenaliga gomulur ve baslarini ondan disariya cikarmadan hep fenalik uzere devam edip giderler.
Simdi butun bunlarin hepsi birer musibettir ve Hak'tan uzaklasmaya sebep olmalari acisindan da birer cinayettir. Bu mertebeler icinde en son mertebedekilerin haricinde olanlarin baslarina gelen bela ve musibetler, gecmisteki gunahlarina bir nevi keffarettir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), "Elinize batan bir diken bile, bir gunahi siler, sizi bir derece de yukseltir." buyurmaktadir. Dolayisiyla her musibet, ayni zamanda bir gunahin dusurulmesi ve Cenab-i Hakk'in bir mukafatinin da mukaddimesi sayilir.
OZETLE
1- Her insan, hayatinin degisik karelerinde farkli farkli da olsa musibetlerle karsilasmistir/karsilasmaktadir. Allah'a kul olma gayretindeki insanlarin cogunluguna gelen bela ve musibetler, gecmisteki gunahlarina bir nevi keffarettir.
2- Allah katindaki derecesine gore her insan, kalbinden gecen, haya- lini kirleten veya soyle-boyle kendisini mesgul eden, mesgul edip duygularina fisk asilayan bir kisim dusunce, tasavvur ve tavirlardan oturu muaheze gorebilir.
3- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), "Elinize batan bir diken bile, bir gunahi siler, sizi bir derece de yukseltir." buyurmaktadir. Dolayisiyla her musibet, ayni zamanda bir gunahin dusurulmesi ve Cenab-i Hakk'in bir mukafatinin da mukaddimesi sayilir.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Beyaz eşya pazarlamacısı kamyondan iner. Beyaz eşya satan dükkana girer. Dükkanda dini bir konuda sohbet yapılmaktadır. Satıcı sohbet esnasında kafasını uzatarak:
-Merhaba, ben ateistim, sizinle dini konularda tartışabiliriz, dedi.
Dükkanda bulunanlardan biri olan Necmi Abi
-Hoş geldin Ateist kardeş,
-Hoş bulduk
-Buyur gel oturalım, sohbet edelim.
Ateist oturur.
-İsminiz nedir ateist kardeş?
-Yıldırım
-Merhaba Yıldırım memnun oldum benim adım da Necmi.
-Sağol.
-Sen akıllı, zeki birine benziyorsun, dedi Necmi Abi.
- Nerden bildin? Diye sordu Yıldırım.
( Necmi abi baştan yağlama yapıyor ki kapı sonra gıcırdamasın)
-Pazarlama müdürüsünüz, aptal adamı müdür yapmazlar. Ordan anladım, dedi.
-Teşekkür ederim.
-O yüzden sen ateist olamazsın. Ateist olmak için akılsız aptal olmak lazım. Çünkü şu kainata baktığımızda her şey Allah’ın varlığını bize gösteriyor, dedi.
Yıldırım sessiz beklemede. Necmi abi cebinden gözlüğünü çıkardı.
-Yıldırımcığım madem sohbet edicez, sevdim seni.
-Ben de sizi sevdim, severim konuşkan insanları, dedi Yıldırım.
Necmi abi gözlüğü göstererek:
-Buna ne dersiniz Yıldırımcığım?
-Gözlük deriz, dedi.
-Biz de gözlük deriz.
Cebinden kalem çıkartıp:
-Buna ne dersiniz?
-Kalem deriz, dedi.
-Biz de kalem deriz, dedi Necmi abi. Buarada dükkan sahibi bir tepsi şeftali ortaya koydu sohbet esnasında afiyetle yensin diye.
Necmi abi bir şeftaliyi eline alarak:
-Peki buna ne dersiniz Yıldırımcığım? dedi
-Şeftali deriz, dedi.
-Bak işte biz de şeftali diyoruz. Demek ki görüş ayrılığımız yok. Şimdi sen buna şeftali desem ben patates desem, diğerine kalem desen ben de baston desem herhalde bu adamla sohbet edilmez deyip kalkıp giderdin. Demek ki baktığımızda aynı şeyleri görebiliyoruz.
Şimdi biz bu şeftaliyi nerden aldık Yıldırımcığım?
-Manavdan, dedi.
-Hayır öyle değil. Yani denizden mi çıkardık, topraktan mı çıkardık, yoksa ağaçtan mı topladık?
-Ağaçtan dedi.
-Peki bu ağacın aslı nedir?
-Nasıl yani? diye sordu Yıldırım.
-Yani bu ağaç aslında bir odun değil mi?
-Evet doğru, biz ağaç diyoruz ama aslı odun.
-Peki bu odun şeftali yapmayı öğrenmek için okula gitti mi? Kursa gitti mi?
-Gitmez tabi ki, dedi.
-Aklı var mıdır bu odunun? Düşünüp desin ki : Ya ben bu insanlara şeftali yapayım de afiyetle yesinler.
Yıldırım düşündü:
-Aklı yok, dedi. Okula da gitmedi.
-Yani Yıldırımcığım, bu odun öyle bir şey üretiyor ki tadı, rengi, kokusu hoşumuza gidiyor, içindeki vitamin vücudumuzu besliyor. Yıldırımcığım bu şeftaliyi bize bizi tanıyan biri mi verebilir yoksa bu odun mu verebilir?
Yıldırım dondu kaldı. Durdu, düşündü:
-Sen, dedi. Bir deryasın.
Necmi abi gülümseyerek:
-Ben derya değilim , derya bizim okuduğumuz Kuran Tefsiri kitaplarıdır. İşte Yıldırımcığım. Bizi tanıyan, seven, acıyan ve neyden hoşlandığımızı bilen bir Rabbimiz var. O şeftaliye kokuyu veren , burnumuza da o kokuyu alma kabiliyeti vermiş. Tadını veren, dilimize tat alma kabiliyeti vermiş. İşte O bizim Rabbimizdir, Allah’ımızdır.
Necmi abi devam ederek:
-Mesela dedi ineğin süt vermesi. İnek bizi tanımaz. Arının bal vermesi, arı bizi tanımaz. Şimdi biz bilim adamlarını toplayıp desek ki: Ya profesörler , bu arılar var ya çok terbiyesiz şeyler, biz balını almaya gidince bizi sokuyorlar. Biz bundan sonra arı balı yemek istemiyoruz. Biz siz bal yapın, bize profesör balı yapın biz ondan yemek istiyoruz desek. Bize arı gibi bal yapabilir mi profesörler?
-Yapamazlar dedi.
-Peki profesörün yapamadığı balı, bir sinek nasıl yapabiliyor? Kuran’da Nahl suresi var. Orda Allah diyor ki : Ben arıya vahyediyorum, emrediyorum insanlar için şifalı olan balı üretiyor. Kuran’da iki yerde şifa kelimesi geçer. Birinde Allah’ın Peygambere vahyettiği Kuran’ın inanlara şifa olduğu söylenir, diğerinde ise Allah’ın arılara vahyettiği balın bütün insanlara şifa olduğu söylenir.
Yıldırım iyice şaşkın vaziyette bakıyor. Necmi abi devam ederek:
-Mesela 5 kişilik bir taksi, saat kulesinin etrafında kendi kendine döner mi?
-Tabi ki dönmez, dedi Yıldırım.
-Peki 5 kişilik taksi kendi kendine dönmezken 7 milyarlık dünya kendi kendine nasıl dönüyor? Demek ki onu bir döndüren var . Yıldırımcığım hiç baklava baklavacısız baklavalaşır mı?
Yıldırım gülümseyerek –Hayır, dedi
-İşte maalesef modern bilim baklavayı görüyor ama baklavacıyı görmek istemiyor.
-Yahu siz nereye takılıyorsunuz? Hocanız kim? dedi Yıldırım
-Sevgili kardeşim benim Hocam Bediüzzaman’dır, ben onun yazdığı eserleri okurum dedi Necmi abi.
-Yapma ya o mu hocanız?
Necmi abi :
-Sen bize takıl neşelenirsin , dedi
-Belli ya çok neşeli bir insansın, bir odundan neler çıkardın, dedi Yıldırım.
-O bu bişey mi Yıldırımcığım biz de daha ne odunlar var .
Gülüşerek vedalaşıp ayrıldılar.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
"Hafıza sistemimizde SONA ANLARDA müdhiş bir şarj olur. Adeta ölüm anında hafıza bütün mazinin filmini bir anda gösterecek şekilde yüklüdür. Hayatın hesab tablosunun bu son ve yekun bilançosuna aid, şahsın ölürken bazen bu sırrı beyan edebildiği bilhassa asılmalarla yapılan tecrübelerde görülür.
Kulaklarda aşırı bir hassasiyet teşekkül eder. Vücudumuzun en sıhhatli anlarında almaya muktedir olamadığımız bir çok ses dalgalarını ölüm anında çeşitli sesler halinde duyuyoruz. Sanki beynimizde o an gizli alemlerin işaretlerini alan yepyeni bir radyo merkezi kurulmuştur. Hatta sayısız şahsi müşahedelerimizle gördük ki, son anlarını yaşayan bir çok ağır hastalar, izah kudretinde olmayarak bizde manasız addedilecek hareketlerle bu duyulanların sırrını belirtmek için etrafına ikazlarda bulunur.
En mühim ölüm inkilabı göz merkezlerinde husule gelir. Göz bebekleri bütün kâinatı içine alacakmış gibi büyür. (Göz bebeklerinin büyümesi alelade bir adale felci veya vegelatif sinir sistemi kimyası yoluyla husule gelmiş bir hadise değildir. Narkoz halinde olduğu gibi,ölürken göz bebeklerimizde büyüme yerine küçülme olabilir.) Keza göz madde hududunun ötesini görüyormuş gibi hassaslaşır. Mutlaka müstesna şartlara ayarlanmış ve başka manzaralar temaşasına başlamıştır. Agoni halinde ölümün son basamağında bulunan hastaların bir noktaya müteveccih korkunç dalgınlıkları ve garib ihtiyaçlarını hatta hiç beklemedik manzaraları çeşitli işaretlerle izah ettiğini görmek mümkün değildir. Keza bir çok ihtizar halindeki hastalarda müşahede ettiğimiz şekilde ölen insanlar son anlarda çok eskilere aid normal şartlarda hafızada silinmesi icab eden hadiseleri müşahede ediyor ve bize de kısmen anlatıyorlar. Son cümlenin ifadesi şümulünde bazı ilim adamlarının iddia ettikleri şu hakikati de belirtmek isterim:
İnsanların hayatta iken başkalarına karşı yaptıkları cürümleri ve bu hadiselere aid tablolar ölüm anında bir fotoğraf gibi teferruatıyle canlanıyor.Bu hususta garib tecrübeler halinde göz bebeklerinde cürmü tesbit eden fotoğraflar bile almak bir zamanlar adli tıbbı müşkül duruma düşürmüştü."
(Haluk Nurbaki.İslamın Nuru)
Kalıcı Bağlantı
Yorum (5)