Dost İstersen Allah Yeter..Evet O Dost ise Herşey Dostdur....

RİSALE-İ NUR HERKES İÇİNDİR...

21/4/2008 · Kategori: Risale_i Nur Nedir

RİSALE-İ NUR’U okumayan dinî çevrelerde, Risale-i Nur dairesine mensup insanlara yönelik bir itham mevcuttur: “Risale-i Nur’u sahipleniyorlar, yalnız kendilerine mahsus biliyorlar.”

Vâkıa bu ise dahi, bunu Risale-i Nur’u okumama gerekçesi yapmanın makul bir izahını yapmak sanırım zor. Ama öte tarafta, bizlerin, bu noktada Risale-i Nur’un ortaya koyduğu ölçüleri tam anlamıyla uygulayabildiğimizi de maalesef sanmıyorum. Yani, Risale okumayan ehl-i dine bu sözleri söyletecek derecede hatalı tavırlar sergileyebildiğimiz kanaatindeyim.

Nitekim, kendim bunun bir örneği sayılırım. Zira bu noktada Risale’nin takındığı tavrı anlamam, Risale’yi tanımamın onbeşinci yılında gerçekleşti. Bu onbeşinci yılda okuduğum Latif Nükteler’de, bu hususa işaret eden latif bir mektup gördüm. Bu mektupta Risale’ye muhatap olan iki grup insandan söz ediyordu Said Nursî: (a) Bir imanî sığınak arayışı içinde, doğrudan doğruya Risale-i Nur’u tanıyanlar; (b) Başka bir daireye intisaptan sonra Risale-i Nur’la tanışanlar.

Meselâ, benim gibi, daha önce herhangi bir tasavvufî meşrebe veya dinî cemaate intisabı olmayanlar birinci grubu oluşturuyordu. Risale-i Nur’u tanıyan bir ehl-i tarik ise, buna göre, ikinci gruba giriyordu.

Bediüzzaman, böylesi bir tasniften sonra, birinci grup içinde yer alanlar için, Risale-i Nur dairesi haricinde mürşid arama izni olmadığını söylüyordu. Ama eğer başka bir cemaate intisabım zaten varsa, hem o bağı muhafaza edip hem Risale okumaya pekâlâ izin vardı.

Bu tavırda, iki önemli hikmetin saklı olduğunu anlamış bulunuyorum.

Birincisi, bu tavırla sair cemaatlerin gerek mürşid ve gerek müntesiplerinin Risale-i Nur’a rakip nazarıyla bakmaları engellenmiş oluyor. Zira, Risale-i Nur, meselâ bir tasavvuf ehline “Şeyhini terket, daireme gir!” demiyor. Kıskançlık ve rekabet konusu olacak bir ‘transfer’ çabasına girmiyor. Dolayısıyla, herhangi bir cemaat veya tarikatın Risale-i Nur’a kendi müntesiplerini çalacak bir rakip nazarıyla bakmasına mahal kalmıyor.

İkincisi ve daha önemlisi, bu tavrıyla Said Nursî umumun Risale-i Nur’a olan ihtiyacını vurgulamış oluyor. Hangi cemaatten olursa olsun, hangi tarikata mensup bulunursa bulunsun, Risale-i Nur, ehl-i imanın imanını takviye edip kurtarıyor. Her ehl-i dine intisap ettiği meslek veya meşrebin temeli ve esası olan iman hakikatlerini ders vererek; onun ait olduğu meşrebe intisabını da sağlamlaştırmış oluyor. Bu cihetten de, Risale-i Nur dairesi dışındaki ehl-i dinin Risale-i Nur’dan değil ürkmek, bilakis ona sarılmaları ve yapışmaları gerekiyor. Ona sarılır ve yapışırken de, “Aman, sonra da bana şeyhini bırak, cemaatini terket derler mi?” diye korkmaması gerekiyor. Zira, Risale-i Nur, bir intisabı, bir mürşidi olan ehl-i dine “Mürşidini bırak, dairemize gir” teklifinde bulunmamızı yasaklıyor. Aksine, hem Risale’yi okuyup hem mürşidine bağlı kalma gibi bir yol öneriyor.

Çünkü, iman hakikatlerinin Risale-i Nur’daki isbat ve izahına yalnız doğrudan Risale’yle tanışanlar muhtaç değil. Nereye mensup olursa olsun, her mü’minin iman hakikatlerinin Risale-i Nur’daki isbat ve izahına ihtiyacı var. Ve Risale-i Nur, kimseye “Beni okuman için mevcut durumunu terketmelisin” demiyor.

Peki, Latif Nükteler’de vurgulanan bu nüansı bugüne kadar ne derece ifade edebildik acaba?

Kendi namıma, sözkonusu mektubu onbeş yıl sonra keşfetmiş biri olarak, bu soruya olumlu cevap veremiyorum.

Ancak, Risale’ye karşı bazı dinî çevrelerde var olduğunu hissettiğim duygusal engellerin aşılması için bu mektubun öngördüğü tavrı kuşanmamızı zarurî buluyorum.


METİN KARABAŞOĞLU

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

Risale-i Nur'un dairesine sadakatle girenler....

21/4/2008 · Kategori: Risale_i Nur Nedir


Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selamet-i kalbini ve istirahat-ı ruhunu muhafaza eden ve kurtaran yalnız hakikî ehl-i İmân ve ehl-i tevekkül ve rızadır.

Bunların içinde de en ziyade kendini kurtaranlar, Risale-i Nur'un dairesine sadakatle girenlerdir.


Çünkü bunlar, Risale-i Nur'dan aldıkları iman-ı tahkiki derslerinin nuruyla ve gözüyle, herşeyde rahmet-i İlahiyenin izini, özünü, yüzünü görüp herşeyde kemal-i hikmetini, cemâl-i adaletini müşahede ettiklerinden, kemal-i
teslimiyet ve rızayla, rububiyet-i İlahiyenin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar.

Ve merhamet-i İlahiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azap çeksinler.


İşte buna binaen, değil yalnız hayat-ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saadet ve lezzetini isteyenler, hadsiz tecrübeleriyle, Risale-i Nur'un imanî ve Kur'ani derslerinde bulabilirler ve buluyorlar.

Said Nursi

Sikke-i Tasdik-i Gaybi

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

Nur İkliminin Düşündürdükleri...

7/4/2008 · Kategori: Risale_i Nur Nedir


Ümidini kaybetme ve korkma!

Ümidini hiçbir zaman kaybetmemeli ve korkmamalısın. Bil ki insanları canlandıran ümit, öldüren yeistir.
Zorluklardan ve zıtlarınla rekabetten korkma. Korkmak, dışarıdan gelecek tesirlere yol verir. Dünyada her iş ve eşyada, ilerleme ve gelişmenin söz konusu olduğu hemen her yerde, zıtların karşılaşması ve rekabeti vardır. Baksana; atmacanın serçeye saldırıp rahatsız etmesi, o serçenin kabiliyetlerinin gelişmesine vesile oluyor.


Zamanın kıymetini bil!

Ömür sermayesi çok az, lüzumlu işler ise çok fazladır. Bununla birlikte, her
yeni günle beraber sana ve bütün insanlara yepyeni bir âlemin kapısı açılır ve o âlemin her dakikası bir fırsattır. Dünkü gün senin elinden çıktı, yarına sahip olabilmek için ise, hiçbir dayanak noktan yok; öyleyse gerçek hayat olarak yaşadığın günü bil. Hayat zannettiğimiz vaziyet, içinde bulunduğumuz andan ibarettir. Bu durumda zaman denilen bu sermayenin zerresini bile boşa harcamamalı, harcamama konusunu bir metot hâline getirmelisin. Zamanın altın dilimi olan şimdiyi (ân'ı) değerlendirmeye bakmalısın.

Fıtratı tanı ve uy!

Sakın kâinattaki câri olan fıtrat kanunlarına uymamazlık yapma. Fıtratta yalan yoktur ve her dediği doğrudur, onun temayüllerine karşı koyamazsın. Demirin içindeki sıkışmış bir su bile o demiri parçalar. Bu yüzden sosyal hayatta yeni bir şey yapmak istiyorsan, fitrî kanunları gözardı etme; yoksa terakki yolunda ilerleyeyim derken, bütün yaptıklarının sonu şer ve karışıklık hesabına geçebilir.

İmkânsızı isteme!

Kendini iyi tanı ve imkânsızı isteme. Herkes denizden kendi bardağına göre su alabilir, imkânsızı istersen, kendine kötülük edersin. Meselâ bir dağdan uçmak niyetiyle kendini boşluğa bıraksan düşer parça parça olursun. Her alanda söz sahibi olacağım diye çalışma, uzmanlığın önemini bil. Büyük adam, her işte büyük demek değildir. Şunu da unutma ki; umuma el atan, umumu terk eder.

Bir hedefin olsun!

Mutlaka bir hedefin olmalıdır. Kafa ve gönlünü yüksek bir hedefe bağlamazsan, veya bir gâyeye sahip olduktan sonra onu unutursan, aklın ve zihnin benliğine teveccüh eder, onun etrafında dönmeye başlar. Bu durumda da bütün çalışmaların benlik ve bencillik hesabına geçer, güzel neticelerden mahrum kalırsın.
Sahip olacağın gâyenin yüksek olmasına bak, elindekiyle iktifa etmen, dûn himmetlik demektir. Unutma; değerin, uğruna savaştığın idealin ölçüsündedir. İnsanın mahiyeti ve kıymeti, himmet ve gayreti nispetindedir. Himmet ve gayretin değeri de, başlı başına gaye ve gayretin büyüklüğüne göre belirlenir. Meselâ kimin himmeti milleti ise, o bir millettir. Bir milletin yapacağı kadar işe vesile olabilir.


Üşenme, erteleme, vazgeçme!

Üşenme! En huzursuz insanlar işsiz insanlardır ve insanın rahatı zahmette, zahmeti ise rahattadır.
Erteleme! Ertelemek iradesizliğin diğer adıdır. Yarıncılar hep helâk olmuşlardır.
Vazgeçme! Bir şeyi bütünüyle elde edemesen de, bütünüyle terk etmen doğru değildir. Hem devamlı akan bir çeşme, vâridatsız büyük bir gölden daha büyüktür.

Her zaman öğrenme konumunda olmaya çalış ve şu noktalara dikkat et!

meraklı ol! Çünkü insanı en çok tahrik eden meraktır.
İşi ehline sor! Çünkü bir şeyden uzak olan, yakın olan kişi kadar onu göremez. Eşyanın mâhiyeti hakkında anlaşmazlık olduğu zaman yakın olanın sözü geçerlidir.
"Bir mevzunun hepsini elde edemezsem, o mevzuu tamamen terk ederim" düşüncesini bırak.
Seçici bir tavırla al, çünkü kim bir mevzuyla çok meşgul olursa, başka konularda sathîleşir ve yabancılaşır.
Öğreticiden tam istifade edebilmek için, bir şey bilmediğini peşinen kabul et! Çünkü nasihati dinleyenler ancak câhilliğini bilenlerdir.
Sanki binlerce sene ömrün var gibi en lüzumsuz bilgilerle vakit geçiriyorsun. Boş bilgilerle vakit geçirme.
Maddiyatla meşgul olan mâneviyatta sathîleşir ve güdük kalır. Bu yüzden maddî ilimleri okuduğun kadar mânevî ilimlere de eğil.


Anlatma konumunda isen, şu noktalara dikkat et!

Önce kendini terbiye ve ıslah et, bil ki, kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez.
Tavır ve davranışların dili hem ağızdaki dilden daha çok şey anlatır hem de daha tesirli ve daha güçlü hitap eder. Bu gerçeğe binaen dilden ziyade gönlünle ve davranışlarınla anlat.
Öğrenenlerin kolay sindirebilmesi için, hazmetmediğin ilmi telkin etmemelisin. Kuşun yavrusuna kusmuk vermesini değil de, koyunun kuzusuna sindirilmiş süt vermesini örnek almalısın.
Anlaşılmak anlamaktan daha zordur, bu yüzden kendini iyi ifade edebilmelisin.
Fıtratı gereği, insanların bazıları birdenbire parlar, bazıları daha yavaş terakki eder ve anlayış kazanır. Öğrencilerini bu gerçeğe göre değerlendirmelisin.


Yönetici konumunda isen, şu noktalara dikkat et!

İşi ehline vermelisin ve işinin ehli olmaya çalışmalısın. Zira hakikatler lâyık olmadıkları ellerde değersizleşirler.
Despotik davranmamalısın. Despotik yönetim, "Bana ne başkası düşünsün!" tavrını doğurur.
Bir işte engelleri kaldırmaya öncelik vermelisin. Mecelle'de yer verilen bir prensipte de ifade edildiği gibi, "Kötülüğün uzaklaştırılması, iyiliğin yakınlaştırılmasından evlâdır."
Bir problemin çözümünde gevşeklik göstermemeli, aciz kaldığında da cezaya başvurmamalısın. Bil ki, çözümsüzlük ve cezalandırma, çaresizliğini ve aczini gösterir.
Bir fabrika ve îmalât işinde isen, imal ettiğin üründe toplam kaliteye önem ver. Çünkü bir şey mükemmelse vardır ve varlığının devamı o mükemmelliğinin devamına bağlıdır.
Dostlarını kabiliyetli ve aydın fikirli olan insanlardan seç. Dikkat et, câhil dost bazen düşman kadar zarar verebilir.
Çalışanlarda yarışma duygusu uyarmaya çalış. Tarihte de rekabet hissi medeniyetin terakki makinesinin buharı olan yarışmayı netice vermiştir.
Dünya işlerinde muhtaç olduğumuz dört esas vardır, bu esaslara çok önem vermelisin:

Şimdilerde zaman yönetimi adıyla anılan mesainin tanzimi, iş bölümü olarak adlandırılan taksümü'l-âmâl, güven ortamının sağlanması mânâsına gelen emniyetin tesisi ve şirketleşmeyi salık veren teavün.


Hatasız kul olmaz!

Son sözüm diğer hepsi gibi yine kendime. Hiçbir zaman kendini mükemmel zannetme! En büyük hata insanın kendini hatasız bilmesidir vesselâm.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1)

İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşd ve RİSALE-İ NUR...

24/3/2008 · Kategori: Risale_i Nur Nedir


Risale-i Nur, şimdiye kadar hiçbir ilim adamının tam bir vuzuh (açıkça) ile isbat edemediği en muğlak (karışık) mes’eleleri gayet basit bir şekilde en âmi avam tabakasından tut, tâ en âlî havas tabakasına kadar herkesin istidadı nisbetinde anlayabileceği bir tarzda, şübhesiz ikna edici ve yakînî bir şekilde izah ve isbat etmesidir. Bu hususiyet, hemen hemen hiçbir ilim adamının eserinde yoktur.

... İnsanların en derin ihtiyaçlarına, kat’î delil ve bürhanlarla ilmî mahiyette cevab vermesidir.

Meselâ:
Vâcib-ül Vücud’un varlığı ve âhiret ve sair iman rükünlerini, bir zerrenin lisan-ı hal ve kal suretinde tercümanlığını yaparak isbat etmesi, en meşhur İslâm feylesoflarından İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşd; bu mesleklerde bütün mevcudatı delil olarak gösterdikleri halde, Risale-i Nur o hakikatları aynen bir zerre veya bir çekirdek lisaniyle isbat ediyor. Eğer Risale-i Nur’un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkin olsaydı; onlar, hemen diz çöküp Risale-i Nur’dan ders alacaklardı.


SİKKE-İ TASDİKİ GAYBî

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

Şifahanede hikmet dersleri...

22/3/2008 · Kategori: Risale_i Nur Nedir

Risâle-i Nurları tanıdıktan sonra dost, kardeş ve talebelerin ihmâl etmemesi gereken namaz tesbihâtını aksatmadan yapmaya çalışıyorum. Namaz tesbihâtını her hal ve şartta yapabilmek, onun ezberlenmesiyle mümkündür. Namaz tesbihâtı bütün bölümleriyle az bir gayretle iki-üç günde rahatlıkla ezberlenir. Gençliğimizde ihmâl edersek, ömür boyu tesbihâtı kitaba bağlı yapmak zorunda kalırız.

Üstadımız namaz tesbihatını tarikat-ı Muhammediye (asm) olarak nitelendirmektedir. İmam-ı Rabbânî Hazretleri de seyr-i sulûk-u ruhânîde en parlak, en nûrânî sözlerin Hz. Muhammed’den (asm) mervî sözler olduğunu ifade etmekte. Öyle ise namaz sonrasında, Asr-ı Saadetten bu zamana, hatta kıyamete kadar gelen ümmet-i Muhammediye içinde Hz. Muhammed’in (asm) riyaseti altında küllî bir daire içindeki şahs-ı mânevîye dahil olarak, küllî ubudiyete mazhariyet için namaz tesbihatına önem vermeliyiz.

Hizmetle ilgili işler dahi namazın tadil-i erkân ile kılınmasına ve tesbihatın ihmaline sebep olmamalıdır. Namaz tesbihatının ruhları cezbeden mânevî etkisi vardır. Geçmiş yıllarda birkaç arkadaş, birlikte ev tutarlar. Gayeleri, hem Nur Risâlelerini okuyarak mânevî feyz almak, hem de namaz tesbihatlarını düzenli olarak yapmaktır. Ev işlerini taksimü’l-a’mâl ile paylaştırıp, günlük-haftalık temizlikleri aksatmadan yaparlar. Dışarıdan gelen insanlar, her yeri tertemiz olan ve düzenli bir hayatın yaşandığı bu bekâr evini görünce hayretlerini dile getirirler. Bu Nur talebeleri; “Bir tek adam seninle hidâyete gelse, sahrâ dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır” hadis-i şerifinin ifade ettiği mânâ gereğince, kendilerinin mânevî dertlerine derman olan Nur Risâlelerinden istifade etmesine vesile olmak için Kemal ismindeki arkadaşlarını, evlerine misafir etmeye karar verirler ve kendisini davet ederler. Alınan karar gereği, kendisine hiçbir iş yaptırılmaz. Zaman zaman sohbet ederek ilgilenilir. Ders vermek kastıyla değil, fıtrî sohbetler yapılır. Namaz kılmadığı için, namaz vakitlerinde herkes namaz kılarken illâ ki onun da kılması için ısrar edilmez, lisan-ı hâl ile örnek olunur.

Bir gün sabah namazı kılınıp tesbihat yapılmakta ve misafir olan Kemal yatakta yatmaktadır. Sabah tesbihatını yapan arkadaşımız bir yerde tesbihatı karıştırır; Kemal yorganı açıp hemen hatırlatır ve arkadaşlarına: “Kardeşim siz nasıl insanlarsınız, bana bugüne kadar namaz kılmam için ısrar etmediniz. Ben bu günden sonra sizinle birlikte ibadetlerimi yapacağım” diyerek kalkar. O günkü sabah namazı, onun için yeni bir başlangıç olur. Kemal, namaza kalkmadığı halde her sabah dinleyerek tesbihatı ezberlemiştir. Demek tesbihatın mânevî bir cazibesi var.

Namaz tesbihatındaki “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin bi adedi külli dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesîrâ” üç defa tekrar edilerek, Peygamberimize (asm) dert ve devâlar adedince salât ve selâm getirilmesi, her tesbihat yaptığımda dikkatimi çekmekte, hastalık ve şifaların belirli sayıda olabileceği hatırıma gelmekteydi. Bu salâvâtın nasıl külliyeti ifade edeceğini idrak edemiyordum. Şifahanede kaldığım günlerde bu dert ve devâların nasıl küllî bir mânâ ifade ettiğini az da olsa anlama fırsatı buldum. İnsan, âlemi kendi penceresinden görüyor. Hiç hastalık çekmeyenler, hergün binlerce insanın hastanelerde dertlerine devâ aramasını ve Şafi-i Hakikî’nin şifa ihsan etmesini anlayamıyor. Yeryüzündeki altı milyon insandan, günlük hastanelere müracaat ederek dertlerine devâ arayanların istatistiki araştırması yapılsa, on doktorun vizite yaptığı bir hastaneye günlük bin (10x100=1000) kişinin müracaat ettiği görülecektir. Yeryüzündeki hastahanelere, günlük, milyonlarca insanın, dertlerine devâ için müracaat ettiği görülecektir.

Dert ve devâlar, sadece hastanelerle sınırlı değildir. Yeryüzü eczahanesinde sayısız dertlere devâlar sunulmaktadır. Dert ve hastalıklar, belki belirli sayıda olduğu düşünülebilir. Fakat devâ ve âfiyetlerin sonsuz olduğu anlaşılıyor. Hastalanmayan insan ve mahlukatın hayatı, deva ve sağlıkla devam etmektedir. Ömrümüzün sağlıkla geçen günleri de, hastalık sonrası devaya mazhariyetle geçen günler gibi devaya mazhardır. Demek devâlı günler hastalık öncesini ve sonrasını kapsamaktadır.

Bu salavâtı tesbihatta tekrar ederken küllî dert ve devâları nazara almalıyız. Cenâb-ı Hak, tesbihâtı şuurlu bir şekilde yapmayı nasip etsin. Şirket-i mâneviyeden hissemizi ziyade eylesin. Âmin.


Talip ÇİÇEK

Kalıcı Bağlantı Yorum (1)

« Önceki :: Sonraki »