5/5/2008 · Kategori: Makaleler
Bir ses çınlatiyor kulaklarımı, arzdan bir tınlama sarıyor bedenimi, beynim işlevselliğini yitiriyor. Feryadima bir cevap, çok ötelerden bir kokuyla geliyor atmosferime. Binbir renk anka kuşları, uçuyor boşlukta... Bir ses, bir ses geliyor kulaklarıma, iki hece, tek yürek atışı... Öylesine doyumsuz, öylesine vazgeçilmez ki... Bir ses geliyor yüreğime, rüzgar beyaz tülleri uçuruyor, bir neyzenin nefesindeki noktasız o kelimeyle, huzura bulayıp heryeri dolaşıp duruyor dört bir yanimda.
Öylesi güzel ki, yüzümdeki tebessümün son-suzluğa uzanan boyutu...
Öylesi güzel ki, ötesini hayal etmek fiziğin... Ayaklarımın yerden kesilip Yaradan'a teslimiyeti...
Öylesine güzel ki, Kur'an sesleriyle mest olan bir aleme misafir olmak, katlarda çekilen tesbihlerle bir zikir şölenine konukluk...
Öylesine güzel ki, Hakk'ı tavsiye edip sabredenlerle hemhal olmak... Hayal bile olsa öylesine güzel ki, Yaradan'ı seyir... Senin Adın'la, doksan dokuz, hatta sonsuza varan en güzel isimlerle Sen demek; Allah,Allah,Allah,Allah demek. Adın ne güzel Rabbim...
Hiçliğimin, acizliğimin, bir nokta misali ufalıp, değerimi yitirdiğimin, görüntüsüz, fulu bir hale geldiğimin tek ispatı. Oysa ben bir hiçmişim, oysa ben ne hoyrat harcamişim her anımı, Adın'ı zikretmeden. Meğer ne zavallıymış zamanın Sensiz gecen kısmı. Adın ne güzel, Adın ne güzel Rabbim.
İki hece, tek yürek atışı... Öylesi güzel ki, Adın!... İçimde kavgalar bitmiş, dünya şuracıkta dursun der gibiyim şu an. Senin Adın'la gözlerimi kapayip zahiri unutmak ve ebedi hayatin kapısından içeri girmek ne güzel. İnce ince işlenmis, göz nuruyla bezenmiş çini misali, yüreğimin süslenişi.
Ne güzel Adın!... Nasıl da yakıştı kalbimin hecesine... İki hece, tek yürek atışı... Daha önce hiç farketmemiştim, Adın'la zenginleştiğimi, sonsuz bir hazineye doğru yol aldığımı.
Öylesi güzel ki, adın!... Az önce bir arkadaş verdin bana... Adı, huzur. Ne de güzel ona yaslayıp başımı, hiç konuşmadan anlaşmak. Hiç gitmesin istiyorum yanımdan. Sen diyor, Sen diyor hep. Aman Yarabbi!!! Ne güzel bir dost, adı huzur, adı huzur.
İki hece, tek yürek atışı...
Bugün bütün beyazlar, bütün maviler, hatta bütün turuncular hatta en güzeli yesilin, bir baska güzel. Sen, bir baskasin bugün ya da ben. Lakin yanilmiyorum galiba bugün herşey çok güzel, en çok da Sen, en çok da Sen, Rabbim.
Az önce gözlerime gelen, yanaklarımdan süzülüp düşerken tuttuğum gözyaşlarımı doyasıya sevdim. Nedenini bilmiyorum ama hıçkırarak ağlıyorum, kulaklarımda aynı ses.
İki hece, tek yürek atışı...
Öylesi güzel ki, Adın!... İçimi saran tuhaf bir hasretlik, kasıp kavuran bir yangın, büyüyor sanki. Hiç böylesine bir özlem çekmemiştim. Tarifini bulamıyorum, Sen varken bile Sensizliği yaşamak gibi. Gelememek yanına ve görememek Seni, hiç bu kadar acıtmamıştı beni. Hayalin ötesine geçip bir vuslat anını yaşamak için neler vermezdim ki... Adın bile bu kadar mest etmişken beni, kimbilir, kimbilir Cemalin'i görmek nasıl da doyumsuz bir güzelliktir.
Sağır ve dilsiz bir gecede, Sana ait olan yüreğime bütün güzelliğiyle Adın girdi. Şahidim yıldızlar olsun!
Adın ne güzel Rabbim!
İki hece, tek yürek atışı...
Adın'la bütünleşmek, Adın'la kocaman bir ufka yol almak, Adın'la gönlüme yansıyan sıcacık bir huzura sahip olmak, ne güzel!... Ucu bucağı olmayan o bahçede gülleri koparmadan koklamak, incitmemek gülün yaprağını...
Papatyaları hiç etmemek, seviyor, sevmiyor tesellisinde... Ve güvercinlerin küçük gagasındaki kuru ekmeği paylasma telaşında, Senin sergilediğin en büyüleyici kainat filmini seyretmek.
Adın'la bugün, Ankara'nın puslu gecesinin aydınlığına kavuşma anını yaşamak ve sabah ezanıyla yeniden uyanışı karşılamak. Dokunulmamış, taptaze bir güne, Adın'la başlamak ne güzel... Ve kulaklarımda hala o ses; iki hece, tek yürek atışı...
Rabbim, Sana güvenmeyi öğrenmek, Seninle karşılığı olmaksızın sevmek herşeyi, beklentisiz olmak, vermek vermek ve hiç almamak, Seninle kalanını yaşamak ömrümün ne güzel. Sen Rabbimsin, bense bir YARATIĞIM. İşte bunu bilmek bir kez daha hissetmek, sonsuz hamdımın, şükrümün kabulü olsun. Dualarım ve Senden istemelerim hiç bitmeyecek. Artık ne istediğimi çok iyi biliyorum. Sadece Adın, sadece Adın...
Kainatın en güzel melodisi...
İki hece, tek yürek atışı...
Al-lah, Al-lah, Al-lah, Al-lah, Al-lah...
Adın ne güzel...
Adın güzel ötesi, Rabbim...
Alıntı
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
25/4/2008 · Kategori: Makaleler
İlgisizlik
ve resmiyetin hükümran olduğu bir toplum içinde sevgi arıyor, dost
arıyor ve derdimizi dökecek insan arıyoruz. Çevremizde hatırımızı soran
ne aşina yüzler, ne de halimizi anlayacak sevdalı gönüller var...
Herkes zamanla yarış edercesine hırslı bir koşu tutturmuş gidiyor.
Çevremizdeki simalardan, arayışlardan, bekleyişlerden, özleyişlerden
habersiziz...Yılları hatta yüzyılları aşarak bize ulaşan şiirler,
hikayeler, masallar, destanlar insanın iç aleminin en açıklayıcıları
olurlar bu gün için bize cümleler coşku ırmaklarıdırlar..Çağıl çağıl
çağıl akarlar gönülden gönüle. Seven özleyen, ızdırap çeken, bağlanan,
hüzünlenen insanı dıştan bakıldığında görülmeyen yanıyla en güzel
şekilde anlatırlar.
Sanat yapayım derken insana yaklaşanlar bile insanı anlatırken bu
cümlelerde kabukta kalmadıklarını, bugün için dehşetle görürüz.
Dehşetle görürüz, çünkü çok uzağındayız o duyguların, o iç
zenginliklerin...
Hani nerede insanı ruh ve mana zenginliği içinde anlatan şairler?
İç âlemin binbir çeşit güzelliğini sunan hikâyeciler? Dünün bu tavrı
bugüne çok yabancı olduğu için geçmişin kıssaları, sevgiyi. Hasreti,
gurbeti, faniliği anlatan mısralar günümüzde kaç insanın içinde
yankılanır? Leyla’dan Mevla’ya uzanan çile yolculuğuna aday kaç kişi
vardır?
Nicedir unuttuk bu güzel duyguları. Kelimenin tam ve kuşatıcı
anlamıyla teslimiyeti ifade eden bağlanmayı, cümle yaratılmışlara
''Yaradan'dan ötürü'' aynı sevgi penceresinden bakmayı kaçımız
gerçekleştirebiliriz? Nicedir daraldı ufkumuz, içimiz çoraklaştı
kurudu. Bu güzel duyguları barındırma özelliğini kaybetti gönlümüz.
Aykırı sevgiler, aykırı ilgiler gelip yerleşti içimize. Nicedir
insanlar, sevgiyi şiirlerde, şarkılarda söylüyorlar, ama sevemiyorlar.
Nicedir birbirinden ayrılar ama özlemiyorlar, hasret çekmiyorlar.
Nicedir ruhun gıdası olan ızdırabın manevi neşesinden uzak ruhumuz.
Unuttuğumuz gerçek şu ki: Bütün anlamlı duygular, söze, davranışa,
harekete dönüşmedikçe hayata ve hayatımıza egemen olmadan çekip
giderler içimizden. Çoğu kez bu gidişin farkına bile varamayız. Çünkü
içimizin telleri kopmuştur. Duymaz duyuramaz bu sessiz ve mahsun
gidişi.
Çağdaş uygarlığın gürültülü ortamı içinde, içini dinlemeye fırsat
ve imkân bulamayan insan bir savaş alanı kabul ettiği hayat içinde,
önce duygularını yitirdi. Sonra da kendisini, evi, eşyası, sokağı,
mahallesi kısaca her şeyi değişen ve değiştirilen insanın içi bu
korkunç değişimden korunabilir miydi?
Aslında bütün sorunlarımız yitirdiğimiz her şeyle birlikte
kendimizi bulmak içindir. İnsan, bir süre bu aykırı şartlarda yaşasa
bile kanayan bir yara gibi ruhu kanamakta, zihni kanamakta ve zaman
zaman da olsa bu acıyı duyabilmektedir. Bundan dolayıdır ki,
yitirdiğimiz duyguları belki eskisinden daha çok tekrarlayıp duruyoruz.
Sevgi, barış, kardeşlik...
Dilden düşmeyen kelimeler. Ama sadece sözden ibaret kaldığı, içimizden
yankısını bulmadığı, bir ürperti meydana getirmediği için bir şey ifade
etmiyorlar. Adeta anlamları soyulmuş, içleri boşaltılmış bu
kelimelerin. Kimseyi gerçek anlamda titretmiyorlar,
heyecanlandırmıyorlar. Aksine ters yönlü bir etkiye sahip oluyorlar.
Yani sevmek deyince, insan önce kendini, çıkarlarını, hasret deyince
elde edemediği maddi olgulara duyulan hissi anlıyor.
Ziyaretlerin en soylusu bu gün için insanların iş görüşmeleri oluyor.
Artık insan, kendini çıkarlarına göre ayarlamakta, sevgiyi, hasreti,
mutluluğu da buna göre anlamlandırmaktadırlar.
Böyle olunca da, bir çölün, kurak bir toprağın, susuz kalmış bir
çiçeğin anlatımı oluyor bu cümleler. İşte teslimiyet bu noktada, bütün
olumsuzluklara rağmen yitirdiğimiz duyguları içimizde canlandırması
hususunda bir değer kazanıyor.
Gözümüzü, çıkarlarımzıla ilgili şeylerden ayırıp şöyle bir bakalım
yeni bir bakışla her şeye. Önce kendimize bakalım ayrı otların
kapladığı bir gönülde hangi güzel çiçek, açma imkânı bulur? Başka
varlıklara bakalım, tabiata bakalım. Umulur ki, açan bir gül, uçan bir
kuş, içimizden bir yerleri kanatır da bizim de bu acıyla aklımız
başımıza gelir. İşte o zaman yine umulur ki yitirdiklerimizin neler
olduğunu anlamakta, onları aramakta ve bulmakta gecikmiş sayılmayız.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
23/4/2008 · Kategori: Makaleler

Nedense
çok seviyorum geceleri. Duygular iyice gün yüzüne çıkıyor, belki de
ondan. Belki de sizi hiç yoktan yaratan ve sayısız nimetlerle perverde
kılan Rabbinize daha yakın hissediyorsunuz kendinizi, herkesin dostuna
yakın olduğu anlarda, sessizlikte...
Geceler, vefalı ve şefkatli bir dost gibi bağrına basıyor sımsıcak.
Geceler, kocaman bir ayna koyuyor karşıma kendimi seyretmem için.
Hassas bir terazi getiriyor önüme, bugünümü dünümle karşılaştırıp tartayım diye.
... Ve ben endişe duyuyor, ürperiyorum O'nun rahmetinin gazabını geçtiğini bildiğim halde.
Ve ben korkuyorum, O'nun Settâr olduğunu bilmeme rağmen.
Ben çaresini bilemiyorum.
Bir bilen varsa söylesin Allah aşkına...
Belki, O'nun huzuruna varınca mahcup olmaktan.
Belki, belki de huzurdan kovulmaktan.
Yüzüne bakamamaktan belki o Server-i Ekrem'in. O'na
vefasızlığımdan, bir garib olamayışımdan, "Lebbeyk" diyemeyişimden
belki de her şeye rağmen.
Ve belki de ölemeyişimden mahzun çehresi karşısında.
Hüznünü hüznüm bilemeyişimden.
Geçemeyişimden anadan, yardan, serden.
Selam veremeyişimden bir Hubeyb gibi tâ ötelerden.
Atılan tükürüklere engel olamayışımdan pâk dâmenine.
Duyuramayışımdan nâm-ı cemîlini dünyanın dört bir yanına.
Belki de kefen peşinde koştuğumdan.. Hz. Mus'ab gibi olamayışımdan.
Bir mağara, bir güvercin, bir örümcek kadar emanetine sahip çıkamayışımdan.
Göz yaşlarımla yıkayamayışımdan belki de günah kirlerimi.
Ya da aşamadığımdan şu nankör nefsimi, doymaz benliğimi.
Layık olamayışımdan "Gurbetteki Sevgili"ye.
Haykıramayışımdan "O orada iken ben niye buradayım?" diye!..
Ben geceleri çok s eviyorum.
Geceler, bana Dostlar Dostu'nu hatırlatıyor.
Ben geceleri çok s eviyorum.
Geceler, beni sessiz sessiz ve için için ağlatıyor...
... Ve ben endişe duyuyor, ürperiyorum O'nun rahmetinin gazabını geçtiğini bildiğim halde.
Ve ben korkuyorum, O'nun Settâr olduğunu bilmeme rağmen.
Ben çaresini bilemiyorum.
Bir bilen varsa söylesin sevdiği hatırına...
"Rabbenâ lâ tüâhiznâ innesînâ ev ahta'nâ" :Ya Rabbi! Unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. "
Alıntı...
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
23/4/2008 · Kategori: Makaleler
Bir damla da çağlayan ırmakları boğuşu Yakub'un,
Sukut denizinde dalga olan Meryem'in
Fırtınalara sabrı kalkan bilen Eyüb'ün...
Rıza bahçesine bir ekebilmek, gözyaşlarını teselli vuslatına mazhar olacak kadar samimiyetle dökmektir...
Dua tadında akan her damla kelamsız rıza dilencisidir...
Ey Zeyd... Ey sevdalı... Ardından alemlere rahmet olarak gönderdiğine, en sevdiğine,
Hasret gözyaşları döktürdüğü Mevlanın...
Ey Selman... Ey yüreğindeki aşka harf harf teslim olan...
Hak tarafından sevilen ve sevildiği Aleme ilan edilen...
Aşkla var olabilmek yollarda, hasrete gamzelerde hayat buldurmak, kirlenmemiş gökyüzü,
Altında sadık ve vefalı aşıkları, unutulan her heceyi işler cana saadet asrı tadında akan her damla...
Asırlar öncesinden bizlere selam eden Efendim...
Rüzgar saçını dağıtır diye üzülemediğimize üzülerek sevdasına vurulduğumuz...
Hüzün bahçelerindeyiz... Sensiz..!
Nedametin giydirildiği gecelere aydınlığı, vefasızlıkların asıldığı yıldızlara affı, kırgınlıkların,
Gezdiği sokaklara sevgiyi fısıldar tadında akan her damla...
Talan edilmiş sokaklarımı sevdirir, "O"ndandır diye...
Aşk dolu hayatların bir huzmesinin canda hayat bulmasını dillendirir sus olup...
Ahdimi taşır akan her damla ...
Bir damla gözyaşında saklı "can"
Bir damla gözyaşı "can"a hayat bulduran
El-Vehhab ismine sığındım...
Avuçlarımda bir damla gözyaşıyla kapındayım...
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
21/4/2008 · Kategori: Makaleler
Risâle-i Nurlar Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamandaki mânevî bir mucizesidir.
Nur Talebeleri ise, Risâle-i Nurların günümüzde yaşayan örnekleridir.
Nur Risâleleri onların hayat tarzları olmuştur desek, herhalde mübalâğa
yapmış olmayız. Hepsinde tevazuu, ihlâsı, samimiyeti, sadakatı, sebatı
birlikte görmek mümkündür.
Said Nursî, bütün talebelerini kabiliyetlerine göre istihdam etmiş,
onları hizmetin içinde tutmuştur. Aralarında zaman zaman ortaya çıkan
kırgınlıkları gidermek için mektuplar yayınlayarak, olayların önünü
almıştır. Meselâ, Üstad, Refet Ağabeye hitaben yazdığı bir mektubunda,
“Sizi kasemle temin ederim ki, biriniz bana en büyük bir hakaret yapsa
ve şahsımın haysiyetini bütün bütün kırsa, fakat hizmet-i Kur’âniye ve
imaniye ve Nuriyeden vazgeçmezse, ben onu helâl ederim, barışırım,
gücenmemeye çalışırım”1 diyerek şahsî kırgınlıklara değil, hizmetlere
dikkat çekmiştir. Onları dışlama yoluna asla gitmemiştir.
Üstadın yakınında bulunmuş, ona hizmet etmiş Nur Talebelerinin en çok
dile getirdikleri konular; Kur’ân, iman ve nur hizmetleri olmuştur.
Ağabeylerin bazı özellikleri diğerlerine göre farklı olabiliyordu. Bu
durum İhlâs Risâlesinde ifadesini bulan “bir fabrikanın çarkları”na
benzemektedir.
Lâhika mektupları uzaktan eğitimin güzel örnekleridir. Meselâ, şu
mektupla Refet Ağabeyi hem takdir ediyor, hem de yönlendiriyordu:
“Aziz, sıddık, sadık, çalışkan kardeşim, hizmet-i Kur’ân’da arkadaşım Refet Bey,
“Senin gördüğün vazife-i Kur’âniyenin hepsi mübarektir. Cenâb-ı Hak
sizi muvaffak etsin, fütur vermesin, şevkinizi arttırsın. Senin vazifen
yazıdan daha mühimdir. Yalnız, yazıyı terk etmeyiniz.”2
Bir başka lâhika mektubunda da Nur Talebelerinin vazifelerine dikkat
çekilmektedir: “Refet’in masumlara Kur’ân okutması ve kendisi Lem’alar
ile, yazmak ve okumakla meşgul olması ve benim hastalığımın şifâsına o
masumlarla duâ etmeleri, bir merhem gibi hastalığıma ferah ve hiffet
verdi.”3
Acaba Kur’ân’ı yeni harfle okusak olur mu? Yeni yazıyla hafız olunabilir mi?
Bu gibi sorular da cevapsız bırakılmamış: “Kur’ân’ı öğrenmek için ders
almaya çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksanlar olduğu
için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lâzım gelir. Hem Kur’ân’ı
okumanın faydası, yalnız hafız olmak ve dünyada onunla bir makam
kazanmak, bir maaş almak değil; belki her bir harfi, hiç olmazsa on
hayrından tâ yüze, tâ binlere kadar Cennet meyvelerini, ahiret
faydalarını vermesini düşünüp ve ebedî hayatın rahatını ve saadetini
temin etmek niyetiyle okumak lâzımdır.
“Evet, mekteplerde, dünya maişeti, ya rütbeleri için fenleri ders
okumak, bu kısacık dünyevî hayatta derecesi, faydası bir ise, ebedî
hayatta Kur’ân ve Kur’ân’ın kudsî kelimelerini ve nurlu ve imanî
mânâlarını öğrenmek binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe
hükmünde, bunlar elmas hükmündedir.”4
Hazret-i Üstad, Allah’ın yardımıyla ağır şartlar altında Risâle-i Nur’u
yazıp çoğunu Kur’ân harfleriyle ve el yazısıyla neşretmiştir.
Böylelikle—aynı zamanda—Kur’ân hattını da muhâfaza etmiş ve milyonlarla
Müslüman Türk gençleri Risâle-i Nur’u okuyabilmek için mukaddes
kitabımız olan Kur’ân’ın yazısını öğrenmek nîmet ve şerefine nâil
olmuşlardır. Üstad, sahip olduğu kuvvet-i îman ve ihlâs-ı tâmme ile
hakaik-ı Kur’âniye ve îmâniyeyi avâm ve havas talebelerinin umûmunun
istifade edebileceği ve asrın anlayışına uygun yepyeni bir beyân
tarzıyla ifade ve izhar etmiştir. Böylece Risâle-i Nur gibi tap taze,
parlak ve yüksek bir Kur’ân tefsirini Allah’ın inâyetiyle meydana
getirmiştir.
Kaldığım dershane, Refet Ağabeyin kaldığı eve yakındı. Ağabeyi evinde
sık sık ziyaret etme fırsatım olurdu. Bazen elinden tutup kaldığım
dershaneye de getirirdim.
Bir gün Kur’ân-ı Kerim’i nasıl öğrendiğini sordum. Kur’ân hocasını
rahmetle anarak Sübhaneke duâsını öğrenmek için üç ay devam ettiğini
söyledi:
“Her gün Sübhaneke’ye çalışırdım. Hocama okurdum. Bana ‘Aferiiin!
Çalıııış’ derdi. Başka şey demezdi. Ben de çalışırdım. Üç ayda
Sübhaneke’yi ancak geçebildim.”
Merhum Refet Ağabey Silâhlı Kuvvetlerden emekli olduktan sonra,
İstanbul’un bir camiinde uzun süre imamlık da yapmıştır. İlerlemiş
yaşına rağmen, pek çok kimseye Kur’ân okumayı öğretmiştir. Onun bu
özelliğini gerek risâlelerde, gerekse hatıralarda görmek mümkündür. Çok
tatlı bir üslubu vardı. Ben de fırsat buldukça ondan talim-i Kur’ân
ettim.
Tatillerde yaz okuluna gidip Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenemeyenleri
hatırlarım. Ama Risâle-i Nurlarla tanışıp Kur’ân-ı Kerim’i öğrenen nice
kimseleri bilirim. Çünkü Nurları okuyanlar, Kur’ân’ı öğrenme ihtiyacını
daha çok duyarlar.
İhtiyaç ilmin hocasıdır.
Ahmet Özdemir
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
« Önceki :: Sonraki »